| |
“Babaaa! Kapıyii
açamiiyoruuum!”…. “ııı—ııı-ıhh”… (Kapı kolunu değil, kapıdaki destek
kolçağını itelemektedir bu arada)… Yakışıklı baba arabadan iner, kapıyı
açar. İçeriden çıkan velet: “Meeeer-sii, okul çıkışında görüşürüz…”…
“Sak-kınn geç kalma!”… der ve babasına bir de el/parmak hareketi çeker!
Baba bu muameleden çok hoşnuttur. Çocuğun büyüdüğü zaman başının hiç
derde girmeyeceğini (ama çevresindekilerin neredeyse kesinlikle ayvayı
yediğini) şimdiden görmek sanki onu mutlu eder. Arabasına biner, keyifle
yoluna devam eder… Babasını bu yaşta kandıran ve hizmetkarı olarak
kullanabilen, dünyayı hayda hayda toptan kandıracak olanın ta kendisi
değil midir?
Biraz saf bu adam. 25 TL’ye 400 dakika 4000 SMS… Üstelik her yöne,
üstelik her dördüncü ay bedava?? Bar bar bağırmaya başlar: “Beni
teselliii etme, beni teselliii etme!”… Kendine yapılan bu “salak”
muamelesinden çok etkilenmiştir. Oysa orada “salak” yerine konulan,
topluca “diğer operatör”ün 36 milyon falan kullanıcısıdır!
Biraz saf bu adam: Dünyanın en pahalı benzinini satıp bir de eline 2
kuruşluk ince belli “Ajda” (Model “Aida” idi, halkımız onu
Ajda’laştırdı) promosyon çay bardağı tutuşturdular mı, ondan mutlusu
yok. Zaten şaşkına soruyorlar “bu kaçıncı depo dolduruşunuz?” diye, o,
hemen ,“bilmem, yüzlerce olmuştur herhalde” diyor… Sarı etekli kız
promosyonu açıkladıktan sonra hükmü de kesiyor: “Eee daa ne olsun!”…
Hakkaten daa ne olsun?
Biraz saf bu adam: Bir gürültü, bir patırtı: Aktör evlenmiş. Meğer
evlenmemiş, “ev”lenmiş! E , o zaman ne yapmamız lazım? Bizim de gidip
aynı yerden “ev”lenmemiz lazım…
Biraz saf bu adam: Ünlüce ve yaşlıca bir aktör saydırır: “Kaya gibi
sağlam, Hızır gibiii…, kendi kararlarını kendi alabileeeenn… Hoyota
gibiiii adaaaaammm mı olmak…”… Ahali yer bu numarayı. Babayı göz göre
göre yedirmek bu olsa gerek ama, neyse, ayamadık işte… Babayı yedik!
Sürü mü idi filmin adı? Onu hatırladım birden. İçim cız etti.
Biraz safça bu adam: Kalp krizinde ölümden dönmek için sadece bir mobil
telefon şirketinin (“öteki” olmayan operatör) işe yaradığına
inandırılabilir sanki! Bu kadar mı saf? Gani gani saf!
Ha, bir de “İddiaediyorummm!” var. Delikanlı, o civan küheylan haliyle,
jilet gibi takım elbisesiyle BAM! Kapıyı açıyor haykırıyor:
“İDDİAEDİYORUM!”… O ne? Sınıf boş. Temizlik yapan müstahdem korkudan
damağını çekiyor! Önemli değil, öteki sınıfa gideriz… (“Yahu, oraya
öyle çat kapı dalınmaz. Bir eğitim kurumu, hatta galiba bir üniversite
sınıfı” mı diyeceğiz yani! Hadi canım sen de!) Haydaaa: BAMMM!
İDDİAEDİYORUM! SIFIRR! Safız ya aldık sıfırı oturduk aşağı…
Safız dedik ya, bir başka reklam: “Siz, hani şu faturasının yüksek
geldiğinden şikayet eden hanımefendi misiniz?” Nerden biliyorsun
kardeşim? Konuyla ne alakası var! Ne hakkın var böyle bir masuniyet
saldırısı yapmaya? Tüketiciyi dinlemeye mi aldın? Sadece elektrikli
süpürge ve fırın satmak için bir telekulak sistemi de sen mi kurdun?
Safız biz saf. Sadece reklamlar dünyasına bakın ve anlayın ki biz safız
kardeşim!
Vadettin bey yakalanmış. Polis derdest etmiş karakola getirmiş…
Güvercinleri mora boyamaktan. A, mili piyango mu veriyormuş, bırakın
adamcağızı devam etsin kampanyasına! Talih kuşu da sayılan birkaç bin
güvercin morarmış o da mesele mi? Safız ya morartmak ne demek onu da
anlamayız. Bırakın çocuklar devam etsinler burdan…
Safız saf.
Zaten bu nedenle, dünyanın hiçbir yerinde olamayacak bir şekilde
birileri, “Yetenek Sizsiniz” diye bir yarışma yapıyor ve değerli jüri
üyeleri yarışmaya çıkan herkesle (neredeyse) alay ediyor, aşağılıyor. Bu
bir yetenek yarışması. Ama bizim adam sadece saf değil, aynı zamanda
yeteneksiz! Suratımıza bağırıyor birileri: “YETENEKSİZSİNİZ!”
Adam saf işte… Tanıdınız mı o saf adamcağızı? Bu reklamların içeriğini
yazanlar da ne yazık ki “öteki saflar” sandıkları kadar saf, babasını
aldatmayı marifet sayan kızçocuğu kadar, babasını otomobil sanan çocuk
kadar saf… Hem de ne saf!
KIRMIZIIII! Yok, yok, KIRMIZİİİİİİİİİİİ!
31 Aralık 2010
|
|
| |
Bana mı soruyorsun? Bir saatten fazla bir süredir öyle
bekleşip duran kalabalık, yağmurda sırılsıklam olmamak için
daracık durağın içine sığışmaya çalışıyordu. Yağmur, son 3
saattir hiç durmamıştı. Her yağmurlu günde olduğu gibi bugün de
şehrin trafiği kilitlenmiş, toplu taşıma sistemi çökmüştü. Bana
mı soruyorsun? diye tekrarladı kendi kendine. Burada donuma
kadar ıslanmış durumdayken, çoraplarımın soğuk ıslaklığı kendimi
tam bir zavallı gibi hissetmemi sağlamışken senin sorduğun şeye
bak. Şömine istiyorum. Yakmak için uğraşmayacağım, önünde
otururken yanaklarımın kıpkızıl kızaracağı koca bir şömine.
Kurumak istiyorum. Kuru olmak. Sıcakla ılık arasında gidip gelen
bir dünyaya taşınmak istiyorum. Tam bunları düşünürken cep
telefonunun şarjı bitti. Kulaklık duvar oldu. Oysa ne kadar
büyük bir destekti o ses. Radyodaki adam durmadan konuşuyor,
trafikten, konservelerden, kadınlardan bahsediyordu.
Bana soran da, anlatan da kalmadı diye düşündü. Radyoda konuşan
adam yanında bekleşen kalabalığa kıyasla onun dünyasının
çok daha anlamlı bir
parçasıydı. Onunla konuşuyor, şakalaşıyor, onu gülümsetiyordu. Duraktakilerin birer
zombiden ya da taş kesilmiş mankenlerden ne farkı var diye düşündü. Yanındaki kadın kararlı bir
şekilde presini sürdürüyordu. Durağın içlerine girmek için
neredeyse herkesi ezip geçecek bir dozer gibi davranıyordu. Hem
ona hem de hemen yanındaki genç kıza müthiş bir baskı
uyguluyordu. Suratında donuk koyunsu bir ifadeyle yapıyordu bunu.
Arada bir de sert bir omuz ya da kalça hareketi ile fetih
eylemini pekiştirerek sürdürüyordu. Eşitlik bu işte diye düşündü. Bu küçük
sıkıştırma makinasının içinde kimin hangi diplomaya sahip
olduğunun, anasının-babasının kim olduğunun, hangi müzikten
hoşlandığının hiçbir önemi yoktu.
Herkes birbirini sessiz ve konuşulup paylaşılamayacak kadar
ilkel, hayvanca bir dürtüyle yağmurdan uzağa,
içeriye doğru ittirmekteydi. Yoldan geçen arabaların sıçrattığı
sular da bu sürüyü bir kamçı kadar etkili bir biçimde içeriye
doğru bastırıyordu. Bunun bir gaz-odasından ne farkı var
diye düşündü. Uygarlık buysa...
Tam bu sırada en arkalardan canhıraş bir feryat yükseldi. Aaaay!
Boğuluyorum! Gelmeyin üstüme! Birbirini ittiren robotların
donuklaşmış gözlerinde bir an için bir uyanma ışığı parlar gibi oldu.
Bir iki delikanlı açılın bayan hamile diyerek arkadan öne doğru
bir koridor kurdular. Kadın adeta zincirlerinden
boşanmış gibi kendini caddeye kadar fırlattı.
Suratı bembeyazdı. Derin derin soluklandı. Panik atak mı geçiriyor? dedi yanındaki kız.
Yaşlı bir kadın çantasından minik plastik kolonya şişesi
çıkardı. A yavrum! Hem de hamileymiş.
Yapılacak çok birşey yoktu. Yağmur hiç nefes aldırmadan yağmaya
devam ediyordu. Kadına arkadaki bankta oturacak bir yer
ayarladılar. O da geçti oraya oturdu.
Duraktakiler, adeta hamuru oluşturan un tanelerinin bütünleşmesi
gibi bir süreç yaşıyorlardı. Herkes sırılsıklamdı. Fare ölüsü
gibi sinik bir koku da vardı sanki etrafta. Islak hav, amonyak,
kirli giysilerin çıkardığı ağır koku. İnsanlar vücutlarını
birbirlerine yüklemeye çalışıyorlardı artık. Kadın, erkek, genç, yaşlı
farketmiyordu. Herkes birbirinin üzerinde, ayaklara basılıyor,
birbirinin suratına hapşıran hapşırana. Bu kalabalığın içinde
bir cepçi varsa yaşadı diye düşündü. Tam 170 dakikadır tek bir
otobüs geçmemişti. Arada bir açılır gibi olsa, "hıçkırsa" da bir buzul gibi ağır ağır ilerleyen trafik
içinde de tek bir boş taksi yoktu. Paniğe kapıldı. Telefonun
şarjı da yok. Ben burada ölüversem dünyanın umuru olmaz...
Abartma diye azarladı kendini. Abartma!
O sırada, tam da bu sessiz paniğin doruk noktasında, yanındaki
kız ona sokuldu ve elini tuttu. Panik ataktan iyi anlıyor bu kız dedi.
İçini sımsıcak bir duygunun kapladığını hissetti.
Otobüsü beklemeye devam ettiler. Yağmur yağıyordu.
L.Resul,
28 12 2010
|
|
|